mabel…
çok defa soruldu bu mabel kimdir, neden mabel, nereden gelir bu… diye. işte o soruların tüm cevabı burada saklı. uzatmayım ben siz aşağıdakileri okuyun :)
Onu ilk gördüğümde yaşantımda çok önemli bir yer tutacağını sezmiştim. Bu tıpkı, bir filmin daha ilk karesinden bütününü kavramak, sonunu tahmin etmek gibi bir duyguydu. Onu ilk gördüğümde bundan böyle artık benim için çok önemli olacağını sezmiş ve ürkmüştüm. O andan başlayarak yaşantım değişecek, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bunu nasıl güçlü hissettiğimi ve sarsıldığımı iyi hatırlıyorum. Fakat elimden gelen hiçbir şey yoktu. Çünkü güçlü bir çekim alanının etkisine girmiş, büyülenmiştim. Bütünüyle “tuhaf olarak tanımlanacak bir zevkle bu albeniye kapılmıştım. Tamamen kendi isteğimle ve tamamen “ben” oluşumla ilgili olarak.
Onu ilk gördüğümde kendi kendine konuşuyordu. Biraz dikkat edince aslında çömeldiği yerde benim göremediğim bir şeyle konuştuğunu anlamıştım. Ona bakmaktan kendimi alamıyor, merak etmeme karşın bir türlü yerdeki şeye gözlerimi çeviremi-yordum. Tam anlamıyla büyülenmiştim. Hani anlatmak için sözcüklerin yetersiz kaldığı, ancak mecazla, metaforla ifade edilebilecek insanlardandı o.
Onu anlatmak için, “güzel”, “boylu poslu”, “sarışın/esmer”, “şahane” gibi sözcükler kullanmak haksızlık olurdu. Onun için, bu dünya dışından gelmiş kadar değişik, bir kuyruklu yıldız kadar etkileyici, iyi pişmiş kahve kadar tiryakilik yaratıcı, gezegene yalnız yollandığı için eşsiz, bir ipek böceği kadar dikbaşlı denildiğinde bir şeyler söylenmiş sayılırdı ancak. Dingin ve içe sinmiş bir güzellikti onunkisi. Asıl önemlisi beni bir manyetik alana çeker gibi güçlü etkisi ve çok kumral olduğuydu.

Onu ilk gördüğümde bunları böyle bilinçli şekilde düşünemeyecek kadar gençtim tabii, ama hissedebilecek kadar da büyümüştüm.
Yerde konuştuğu şeyi göremeden, başına dikilmiş, daha doğrusu büyülenmiş olarak onu seyrediyordum. Birden döndü ve beni gördü. Kocaman kahverengi gözleriyle ilk kez orada tanıştım ve gözlerin ne kadar önemli olduğunu orada öğrendim. Kumral kaşlarının altında çam balı renginde akan bir ırmaktı gözleri. Kıvamlı kahverenginin yeşille karıştığı ela rengin içine dikkatle bakınca, yeşilin özünde taşıdığı sarı ve maviye de rastlamak olasıydı. Bazan yeşil, bazan mavi-sarı dalgaların kıvrılarak sürekli hareket ettiği kumral gözlere kilitlenip kaldım. Yaşantımda ne daha önce, ne de sonra bu kadar kumrala boyanarak doğmuş başka bir kız gördüm ben! Ve o andan sonra hiçbir kadının gözleri onunkinden daha derin ve güzel olmadı! Ayağa kalktı, beni süzdü. Biraz düşündü.
“Ada,” dedi.
Sesi yaban çiçekleri gibi özgürlük kokuyordu, zeytin ezmesi tadındaydı.
“Efendim?” diye sordum bön bön bakarak.
“Ada!” dedi yeniden.
Yüzünde yanıt bekleyen bir ifadeyle bana bakıyordu. Elim ayağıma dolaşmıştı. Ne demem gerektiğini bilmeden orada duruyordum öylece. “Ada” diyor, başka şey söylemiyordu. Yani ne diyordu?
“Ada ha?” dedim vakit kazanmak için.
Hiç aldırmadı. O muhteşem kumral ışıkları üzerime dikmiş, sabırsızca bekliyordu. Tuhaftı. Bekleyişinde öyle bir kafa tutma, öyle tılsımlı bir albeni vardı ki, değil kaçıp, saklanmak, aksine artık yanından hiç ayrılmamak tutkusuna çılgınca çağrı yapıyordu. Bedeninin kasları koşmaya hazır taylar gibi gergin, ağzının bükülüşü hüzünlü bir gülümsemeden yeni dönmüş yumuşaklıkta, kaşları kahverengi soru işaretleriydi.
Ada.
“Ada”nın bendeki ilk çağrışımlarını düşündüm. Uzak, serin, esrarengiz, elips şeklinde bir sözcüktü bu…
Ada.
Denizle ilgiliydi. Vapurla “ada”ya giderdik, “ada”da faytona binerdik, sonra “ada” şarkıları da vardı ama o içinde bulunduğum durumda ve anda “ada”nın başka ne gibi anlamlar taşıyabileceğini çıkartamıyor, sıkıntıdan terliyordum. Ayrıca beklediğinin bir yanıt mı, yoksa bir tepki mi olduğunu da kavrayamamıştım. Utancımdan dudaklarımı kemiriyor, gözlerimi kaçırıyor ve tabii üstüste yutkunuyordum.
“A-da!” diye heceledi biraz öfkeyle.
Tutulmuş kalmıştım. Artık orada yıllarca dikilip kalacağım, hiç kımıldayamayacağım diye korkmaya başlamıştım. Bu anı günlerdir bekledikten sonra böyle bir fiyaskoyla şansımı yitirmemi nasıl affedecektim?
Benden umudunu kestiğini belli eden bir dudak büküşüyle arkasını döndü, yerden aldığı o şeyi avucunun içinde tutarak yürümeye başladı. Gidiyordu yani. Bir şey yapmalı onu mutlaka durdurmalı ve aptal olmadığımı ona kamtlamalıydım. Çabucak kendi sözcük hazinemi yokladım. Belleğimdeki bilinmez, uzak, gizemli ve albenili bütün sesleri taradım.
“Mabel!” diye sevinçle bağırdım aniden. Doğrusu bu bir haykırıştan çok bir çığlıktı.
Durdu ve yüzünde soru işaretleri asılı olarak bana döndü.
“Mabel mi?”
Oh işte! Şaşırma sırası ondaydı şimdi. En azından aptal durumuna düşmemiş, üstelik gidişine engel olabilmiştim. Benim de anlaşılması güç, gizemli bir sözcüğüm vardı işte!
Mabel o sıralarda en sevdiğim çikletin markasıydı, ama benim için özel olan çikletin ambalajındaki resimdi. Kahverengi bir dikdörtgenin üzerinde, açık hardal sarısı bir aynada beliren esrarengiz, biraz ürkütücü, güzel bir siyah kadın resmi vardı. Bu resmin tam altında, ince uzun bir dikdörtgen içinde iri kırmızı haflerle şöyle yazardı:
MABEL
Balonlu çiklet
Başına, üzerinde beyaz kırık çizgi desenli kırmızı bir fuları korsanbaşı bağlamış sütlü çikolata renkli kadının tek kulağında iri kırmızı bir halka küpe vardı. Baygın, alımlı, çekik gözleriyle uzakta bir yere veya birine bakan Mabel‘in şahane kırmızı dudakların-24 dan dalgın, bembeyaz bir gülüş akardı. Çıplak boynunda üç sıra inci kolye vardı, fakat matbaada bir renk ayrımı hatası olarak bunlar açık kahverengi basılmıştı.
Mabel, her aldığım çikletin üzerinde ne duruşunu, ne de gülüşünü değiştirirdi. Bana kızdığını, ya da bir şeye üzüldüğünü hiç görmemiştim. Yaz, kış, sabah, akşam bana alınan bütün Mabel çikletlerinin üstünde o hep gülümserdi.
Neşeli, sağlıklı, güzel bir genç kadındı Mabel. Yine de dikkatle bakınca gözlerinin derininde sakladığı hüznü görürdüm ve bu nedenle sık sık dikkatle bakmazdım gözlerine. Hüznün içindeki keyfi o zamanlar bile tanır, üstelik bundan hoşlanırdım, ama dokunaklı olduğunu gizleyemezdim… Hafif vanilya kokusu kadar bol şekerli tadı ve öbür çikletlerden daha büyük oluşu ama, ama en çok Mabel‘in uzak, gizemli, biraz da beni ürküten imgesi… Sanırım beni en çok bunlar bağlıyordu Mabel çikletine. Daha okula başlamadan bana okumayı söktüren sözcük onun adıydı: MABEL!
Bir de rengi… O yaşa dek hiç siyah insan görmemiştim. Benim büyüdüğüm kültürde kara derili insanlar bir dudağı yerde, öbürü gökte cinler olarak ya masallarda, ya da yağmurla birlikte camdan bakan simsiyah “arap kızları” olarak tekerlemelerde anılırlardı. Gururla yineledim:
“Mabel!”
“Senin adın Mabel mi?” diye hayretle sordu.
“Hiç de bile değil! Benim adım Tuna!” diye bağırdım.
“Mabel demiştin de…” dedi dudak bükerek.
Bakışlarında yine o baştan çıkarıcı kafa tutuş canlandı. Avucu-nun içindeki o şeyi okşamaya başladı. O zaman elindekinin beyaz, yedi-sekiz santim çapında, daireden bozma elips şeklinde, ince bordo damarları olan bir taş olduğunu gördüm. Zor yumurt-lanmış küçük bir yumurtaya benziyordu. Demek bu kız bir taşla konuşuyordu!..
“Ama sen de Ada demiştin…” derken geç de olsa kavramıştım.
“Senin adın Ada mı yani?”
O zaman gülümsedi. Kendinden hoşnut, kendinin farkında ve gururlu, beri yandan çok beğendiği besbelli adının yarattığı coşkudan baygınımsı gülümseyerek başını “evet” anlamına salladı.
“Ada ha! Ne tuhaf adın var, hiç kimsede duymadım bunu!”
Ada yeniden o muhteşem gülüşünü sundu bana. Bakıp bakıp duyamayacağım bir güzellik, bir zarar gelmemesi için dokunmaya kıyamayacağım bir şahaserdi o gülüş… Ve bütün parlaklığına karşın, sanki içinde gizli bir hüzün saklıyordu. Bu hüznün nasıl ve hangi ölçüde o gülümseyişin içine eklendiği bir bilmeceydi.
Acaba bir gülüşü öbürlerinden ayırıp, eşsiz kılan nedir?
Belki de yalnızca gülüşün kendisidir!
Öylece bakıştık bir süre. O gülümsüyor, ben hayran hayran ona bakıyordum.
“Ben sana Mabel diyeceğim bundan sonra,” dedi. “Mabel adı sana çok yakışıyor.”
Gözlerimi elindeki taşa sakladım. Taşı sol elinde tuttuğunu ve solak olduğunu henüz farkında değildim. Öğrendikten sonra bütün solaklara hep imrendim. Köşkün bahçesinde tanıştığımız o günden sonra Ada beni daima Mabel diye ünledi. Bunu ikimizden başkası bilmez. Ada, bana sadece ikimiz yalnızken Mabeldiye seslenir. Mektupları Mabel diye başlar…
Buket Uzuner – Kumral Ada Mavi Tuna
sayfa 22
fotograf
http://www.flickr.com/photos/jilldave/1228346872/
yunus az önce okuduğunuz "mabel…" başlıklı yazısını 14 Ağu 2010 günü saat 0:15 sularında yazmış. gel zaman git zaman 1.564 kişi okumuş. alıntı, geçmişe dair başlık/ları altında görünen bu yazının içinden özenle seçilmiş kelime/ler ise; +1, ada, buket uzuner, eskilerden, güzel, kitap, kumral ada mavi tuna, mabel, tuna...
yazıyı yollamak istediğin bir yer varsa yardımcı olalım hemen. facebook, twitter, friendfeed, google var... hangisine istersen sal gitsin :)

kumral ada’dan mabel’e… | accık duygusal, ucundan hayalperest, çok aşık, az bilmiş
Eki 16th, 2010
[...] önceki yazımda mabelden bahsetmiştim. şimdi aynı romanki ada’nın tuna’ya yani mabel’e [...]